Yaz, açık pencere, dağınık rüzgâr
Her yıl bu kez değişik gelecek sandığım yaz, hep aynı gelir.
Bir öykü cümlesi de olabilirdi bu. Azıcık devrilerek bir şiir içinde de kullanılabilirdi.
Ama bu yazıyı başlattı. Bazı cümleler yolunu kendi bulur.
Bu yazının fazla düşünmediğim sularına bırakmak istiyorum kendimi. "Yaz nasıl geçiyor?", "Şu aralar ne yapıyorsunuz?", "Şimdi masanızın üzerinde neler var?" gibi "sezon öncesi" yaz soruları sorulmuş da, benim de ille bir yanıt vermem gerekiyormuş gibi yapmak istiyorum. Aslına bakacak olursanız, hiçbir şey yapmaya çalışmadan, öylesine konuşmak istiyorum sadece.
Gece kaçta yatarsam yatayım, sabahları erken kalkıp balkona çıkıyorum. Beyaz boyalı yeni bir hasır kanepe aldım, ona yayılıyorum. (Raslantı! Şairin Romanı'nın son birkaç aydır üzerinde yoğun olarak çalıştığım üçüncü bölümünde yer alan "Güvercinin Kaybolan Kolyesi"nde, Lelalu'nun verandasındaki beyaza boyanmış hasır koltuğu anıyorum. Yazdığım koltuğun, aldığım kanepeyi hayatıma "çağırdığını" düşünerek gülümsüyorum. Yazının büyüsü dedikleri mi bu acaba?)
Sabah çayımı alıyorum yanıma. Evimin gerçek sahibi olan Pişo Bey, bu hasır kanepeyi geldiği günden beri sevmedi nedense; kendine, sayıları her geçen gün kalabalıklaşan saksıların arasında bir yer beğeniyor: Pişo, sardunya, ortanca, kamelya, açelya, gardenya, fesleğen, gül ve sabah. Üzerimde bir arkadaşımın bana kaç yıl önce armağan ettiği Fas-Tunus işi uzun entarim var. Kemik rengi, püfür püfür; yazı kolaylaştırıyor. Kaç yıl çekmecede durduktan sonra ilk kez bu yaz giyiyorum. Hayatımdaki her şey beklemeyi biliyor; belki bu yüzden hayatım yazdıklarıma benziyor.
Tarihi yarımadayı, Haliç'i seyrediyorum sabah erkeninin el değmemiş sessizliğinde. Kemal'in gözleriyle bakıyorum bazen. Onun gözleriyle görmeye çalışıyorum. Kemal'i henüz tanımıyorsunuz. Birinci bölümünü yazdığım, sonra da çekmecelerin birine kilitlediğim Öldürücü Komut romanımın kahramanıdır kendisi. O da benim gibi Cihangirli olmakla birlikte, benim balkonumdan çok daha yüksek bir evin penceresinden, daha kuşbakışı bir manzaraya baktığını biliyorum. Onu çok ihmal ettiğimi de. Önemli bir bölümü İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman işgali altındaki Türkiye'yi anlatan bu "sahte tarih" romanına, bir daha ne zaman dönerim, ne zaman sıra gelir; gelir mi, kalır mı, bilmiyorum. Hüzünle bilmiyorum. Arada bir onun için aldığım notlar yetmiyor kitaba bütünüyle kapanmama. Yakılması gereken çok daha büyük bir ateş var.
"Şairin Dönüşü" başlıklı girişini Elli Parça'da okumuş olduğunuz Şairin Romanı kitabım, şu sıralar beni esir almış durumda, nerdeyse benden bağımsız kendini yazdırıyor. Bakıyorum, nicedir bekleyen bölümler arka arkaya bitivermiş. Kitabı oluşturan yedi ana bölüm, kendi içinde daha küçük bölümlere ayrılarak ilerliyor. Atkıları, çözgüleriyle zor motifler içeren, dokusu güç çatılan bu hayli oyuncaklı romanın ortalarına geldim sayılır. Her şey yolunda giderse, 2007'de sizleri, bir roman bekliyor galiba. Bu bir söz değil gene de, beni biliyorsunuz, her an başka bir gemiye binip başka bir kitaba gidebilirim.
Romanın temel derdi olan şiir üzerine bunca yoğunlaşmış olmanın bir sonucu olsa gerek, tamamı şiir üzerine notlardan oluşan ve gene ilk dört bölümünü Elli Parça'dan bildiğiniz Şiir Kitabım'a çeşitli notlar giriyor ve birdenbire elime yıldırım inmiş gibi birkaç şiir: "Et, somut rüya", "Beyhude", "Sızım". Neredeyse ani bir vahiyle bir kerede yazılmış gibiler.
Şiirin istimi, esini ve aydınlanma anlarının ışığı üstümdeyken, dönüp Solak Defterler'de yer alacak bazı bitmemiş şiirlerin, şiir uçlarının üzerinde yeniden çalışıyorum. Solak Defterler, belki de toparlanması en güç şiir kitabım olacak. Onlarca yarım şiir içinde o zamanki duyguları, aklı, esini, büyüyü yeniden çağırarak, şimdiki zaman içinde onları bütünlemek ya da unutuşun sonsuzuna terk etmek, çeşitli zamanlardaki kendinden yapılma bir kendinin, şimdiki zamandaki haline karşılık düşen bir şiire karar vermek! Kendine tanıdığın yaşama hakkı, şiirlerine tanıdığın yaşama hakkı, yalnızca adaletle değil, estetik adaletle çatılan değer!
Yarım kalmış şiirler, insanı iki türlü yorar: Bir, şiirin hafızasını hatırlamaya çalışırsın, bir de o zamanki kendinin ne düşünüp, ne hissettiğinin hafızasını. Kâğıt ile kendi aranda, kaybolursun. Hem, her şimdiki zaman kararının, doğru ve adil olmadığını bildiğin için, bütün zamanlarının üstünden bakmaya çalışırsın seçimlerine. Ondan sonrasında, vazgeçemediğin işlerin ve şiirlerin dışında kalan her şeyi bir an önce çöpe göndererek kendine alan açarsın, açmalısın. Kendinin enkazı altında kalmak, bir şairi bekleyen büyük tehlikelerden biridir. Herkes zamanın içinden aynı geçemez çünkü. Kendine zalim olmadan yol alamazsın.
***
Sonra öykülere bakıyorum. Seçki dosyalarım yeni okumalarla kabarıklaşıyor. Daha önce okuduğumda uygunluğunu fark etmediğim bir öykü, bu kez birdenbire bir seçki dosyasının içindeki yerini alıveriyor. Örneğin, Görme Eşiği adını verdiğim seçkiye Italo Calvino'dan bir öykü daha seçiyorum.
Rastlantılar, çalışkanlara daha çok yardım eder. Nitekim, Nabakov'un önceden bildiğim bir öyküsünün şimdiki okumamda çağrıştırdıkları, bana birdenbire yeni bir romanın kapısını açıyor. Sanki yazmayı tasarladıklarım azmış gibi, kendimi bir yenisinin daha içinde buluyorum. Birkaç gece her şeyi bir kenara itip, sabahlara kadar bu kitabın birinci bölümünü yazıyorum: Yakılan, boşaltılan köyleri anlatmak için iyi, sağlam bir anahtar bulduğumu düşünüyorum. Daha önce parça parça aklıma gelen sahnelerin birbirlerine kenetlenerek kendi uzaylarını yarattığını görüyorum. Böyle durumlarda başlamak kaçınılmazdır. Parça parça oluyorum, biliyorum. Ama ben buyum ve böyle yazıyorum.
Kadından Kentler'in ilk üç öyküsü Elli Parça içinde yer almıştı, biliyorsunuz. Adana, Sinop, İzmir kentleri girmişti kitaba. Toplamda kaç kent olacak bilmiyorum. Ben çocukken 67 idi Türkiye'nin vilayetleri. Ben hâlâ 67 biliyorum ve ben ölene kadar da öyle bilmeyi sürdüreceğim. Böyle bir bağlam içeren bir kitap için, kaç öykü yeterlidir? Bazı sayılar fazla, bazıları eksik geliyor. İçimden bir ses, 21 öykü olsun, diyor. 21 iyi, uğurlu bir rakam. 20 Kent, 21 öykü. Kulağa hoş geliyor. Bütün kitabı toplayan son öykü, şehrin içine girmesek de Esenler Otogarı'nda geçtiği için Istanbul ister istemez ikiliyor.
"Peki, biten öyküler hangileri, hangi şehirlerden geçtiniz?" diye sormuş olun şimdi. Ben de yanıtlayayım: Trabzon, Bursa, Amasya, Istanbul, Ankara, Samsun'da geçen öyküler tamamen bittiler. Erzurum, Malatya, Diyarbakır, Mersin'de geçenler üzerinde çalışıyorum şimdilerde. Erzurum'da geçen "Annemin çektiği fotoğraflar" adlı öykümü, Susan Sonntag'ın okumasını çok isterdim. Ama kaç yıldır artık biliyorum, ölüler yazdıklarımıza yetişemiyor.
***
Bu yaz, sinema yazılarımı topladığım Kullanılmış Biletler kitabımı bitirecektim sözde. Olmadı. Düzyazı kitaplarımın kapaklarını yapan Pınar Kazma, çok güzel bir kapak yaptı bu kitap için, aylardır duvarımda bekliyor. Son bölümüne, bu kitap için özel olarak yazdığım şimdiki zaman yazılarından oluşan son bölümüne geldim bu kitabın, ama bitmiyor; ne kadar kendimi tutsam da yeni yazı konuları uçveriyor. Belki de ayrılamıyorum kitaptan. Ayrılığa hazır değilim. İnsanın bir gözü geçmişte, bir gözü gelecekte de olsa, galiba en çok şimdiki zamanı seviyor.
Düzyazılara çalışıyorum bir yandan. Meskalin 60 draje ile başlayan Bir Kutu Daha ile süren dizinin devamı olan Son Bir Kutu Daha'nın yıllar önceden kararlaştırılmış ilk yazısı olan "Yüzleşme Korkusu", uzadıkça uzuyor; bir roman gibi zamana yayılıyor. Konunun çekim gücü yüksek derinliği, sürekli ipimi biraz daha derinlere bırakmama neden oluyor. Bu yazıyı bitirmeden önce, yeniden bir gözatmak için döndüğüm bir kitap, bana başka bir yazıyı tamamlatıyor: "Bronz Tanrıça".
Yaz bereketi kesilmiyor üzerimden; bir humma gibi yeni şiirler geliyor. Yalnızca birkaçının adını sayayım: "Tabela", "Bir tas", "Sırça köşk", "Sebebin", "Günah hakkı", "Korku hayalet", "Akıl yaprak". Birer çıkış alıp, daha sonra zamanın yabancılaştırdığı gözlerle yeniden okumak için siyah dosyaya kaldırıyorum onları. Bu dosya, adı Dağ olan tek bir kitap mı olsun, yoksa bir büyük toplama çalıştığım Solak Defterler'in içinde yer alan bir bölüm mü, bilmiyorum. İçimin ibresi, fazla kitaba bölme malzemeyi de kendini de, diyor. Ama sonrasında ne olur, bilemem. Dağ beni kendine çekiyor.
Yetmiyormuş gibi verili bir müzik üzerine yazdığım yeni bir şarkı: "Aşk mümkün müdür hâlâ". Hayatımda ilk kez sabah başladığım bir şarkıyı akşam bitirdim.
***
Yedi Kapılı Kırk Oda'nın altıncı öyküsü olan "Wagner Körfezi" üzerine çalışırken, tiyatro üzerine fazla yoğunlaşmış olmanın şiddetinden midir nedir, bir noktadan sonra dönüp yoğun biçimde Taşın Gölgesinde adlı oyun üzerinde çalışmaya başlıyorum. 2002'de yazdığım Sayfadaki gibi'yi yalnız bırakmamak için, başladığım bir kısa oyundu bu. O günden bu yana üzerinde uzun uzadıya düşünme, malzeme biriktirme, temamı derinleştirme, yazdıklarımı ve kararlarımı gözden geçirme fırsatı buldum. Zamana yayılan yapıtlar söz konusu olduğunda söylenecek şey şudur: Belki her ânını kâğıdın başında geçirmiyorsunuz, ama ona ilişkin saat içinizde çalışmayı sürdürüyor. Son dört gününde hiç evden çıkmadan gece gündüz bu oyuna kapanarak bitirdim Taşın Gölgesinde'yi. Son zamanlarda yazdığım en heyecan verici metinlerden biri olduğunu düşünüyorum. Kırk dakikalık bir oyun mu olur, iki saatlik bir gösteri mi, metin kesin bir zaman vermiyor
Bu yaz üç günlüğüne gittiğim Şile'de Milan Kundera'nın Roman Sanatı'nı yeniden okurken, önceki okumamdan aklımda kalmamış bir yere takıldım.: Romanlarının hep bir biçimde 7 bölümden oluştuğundan söz ediyordu Kundera. Bunun başlangıçta seçilmiş bir karar olmadığını, ama kitabın bir biçimde gelip, 7 bölümlemeyle sonuçlandığını anlattıktan sonra şunları söylüyordu: "Bu durum benim açımdan ne büyülü bir sayıya olan bir boş inanç züppeliği ne de akılcı bir hesaptır. Derinlerden, bilinçdışından gelen bir buyruk, kaçamadığım bir biçim örneğidir. Romanlarım yedi sayısı üzerine kurulmuş aynı yapının değişkeleridir." (Çev.: İsmail Yerguz, Afa Yayınları, sy.100)
Bu durum benim için de tanıdıktı. Bana da çeşitli şiirlerim ve kitaplarımda 3, 5, 7, 9 gibi tekli rakamlar kendini dayatır hep. Geyikler Lanetler'in cinleri "3, 5, 7, 9" diye sayıklarlar. Üstelik, Kırk Oda'yı, Üç Aynalı Kırk Oda ile sürdüren, şimdilerde Yedi Kapılı Kırk Oda'yı yazmakta olan ve gelecekte Dokuz Anahtarlı Kırk Oda ile sürdürmeyi hesaplayan biri olarak, bu satırların uyandırdığı derin ortaklık duygusunun beni nasıl gülümsetmiş olabileceğini tahmin edersiniz. Mezopotamya Üçlemesi'ni, Lal Masallar'ın üç dilsizini de unutmamak gerek.
Taşın Gölgesinde ise son güne kadar altı bölüm olarak gidiyordu. Nedenini anlamadığım bir biçimde bu durumdan hem rahatsızdım, hem de kendi içimde bir ezberin bozulacağını düşünerek hoşnutluk duyuyordum. Tek huzursuzluğum, altıncı bölümün diğer bölümlere göre biraz uzun olması ve bunun da bölümleme ritmini aksatmış olabileceği idi. Derken son gün, oyuna daha önce hiç düşünmediğim bir metronun bütün haşmetiyle girivermesi, finali toparlaması, hatta bölüme adını verecek kadar metni ele geçirmesiyle, oyun, 7 bölüme tamamlanmış oldu; beni de bütünlenmiş olmanın huzuru aldı. Kundera ile bana oyun oynayan bilinçdışının melekleri aynı kavimden olmalı.
2002 yılında yazdığım, Danimarka'da Danca, İngiltere'de İngilizce olarak sahnelenmiş olan ve daha önce Elli Parça içinde yayımlanmış bulunan Sayfadaki Gibi kâğıdın etrafında dönüyordu. Onu izleyen Taşın Gölgesi ise taşı konu alıyor. Yazmakta olduğum ve kumaşı dert edinen üçüncü bir oyunla birlikte, her üçü Kâğıt, taş, kumaş adıyla kitap olarak yayımlanacak. Elbet bu da bir üçleme.
2000'li yıllarda tiyatro metinlerinin aynı zamanda birer performans metnine dönüşmesi gerektiğini söyleyen; yerleştirme sanatlarından, dansa; ışık rejisinden videoart'a varana dek geniş bir yelpazede gösteri sanatları malzemesinin tiyatro metninde içkinleştirilmesine olanak arayan metinler bunlar. Oyun yazarlığı serüvenimde, tiyatroda yeni bir gramer arayışına karşılık düştüklerini düşünüyorum.
Tatil mi? Henüz çıkmadım. Beni sayarken bile yorgun düşüren bütün bu yaz hummasına karşın, neden kendimi hâlâ bir ağustos böceği gibi hissediyorum, bilmiyorum.
