Ocakta yemeğim var!
Ocak ayı nedeniyle bu ayki sloganım budur. Yeni yılla birlikte uygulamaya başladığım sıkı program gereği, hayata ve çevremdeki herkese böyle söylüyorum: "Ocakta yemeğim var". Bu nedenle gittiğim hiçbir yerde fazla kalamıyor; hep evime, işimin başına dönüyorum.
Bu köşeyi izleyenlere tekrar etmek pahasına da olsa, bu yıl neler yayımlayacağımı merak eden ısrarcı okurların sorularına karşılık olarak, geçenlerde Milliyet gazetesi kitap ekinin soruşturmasına verdiğim yanıtı buraya almak isterim:
"Uzun zamandır üzerlerinde çalıştığım ve 2007'de yayımlamayı düşündüğüm üç kitap var. İlki, Kağıt Taş Kumaş adını verdiğim kağıt, taş ve kumaş temaları üzerine kurulmuş üç oyundan oluşan bir kitap. Tek tek oynanabileceği gibi, arka arkaya oynanabilecek bu üç oyunu, tiyatro gramerinde yeni bir arayışa karşılık düşen, tiyatro edebiyatı geleneğindeki "piyes" yazma geleneğinin dışında yeni bir sentaksla yazılmış, yeni bir gösterim gramerinin kapısını aralayan sahneüstü metinleri olarak tanımlayabilirim. Geyikler Lanetler'den kaç yıl sonra yazdığım oyunlar olması nedeniyle okurun ayrı bir dikkat göstereceğini sanıyorum.
İkinci kitap, bugüne dek sinema üzerine yazdığım bütün yazıları kuşatan hacimli bir toplam: Kullanılmış Biletler. Yıllara yayılmış yazıları gözden geçirmek, anlamlı bir biçimde bir araya getirmek, yeni yazılarla zenginleştirmek, beraberliklerine bir kitap bütünlüğü kazandırmak hayli zaman aldı. Kitap şimdilerde yazmakta olduğum son birkaç yazıyla tamamlanmış olacak.
Üçüncü kitap ise, Kırk Oda ile başlayan Üç Aynalı Kırk Oda ile süren ve zaman içinde beş kitaba ve kırk öyküye tamamlamayı düşündüğüm dizinin üçüncü halkası: Yedi Kapılı Kırk Oda. Öncekilerle benzerliği olduğu kadar, farklılığı da var. Bunların daha serin, daha akla ve akıl oyunlarına seslenen öyküler olduklarını düşünüyorum. Gene ateş var, ama bu kez buzdaki ateş!
Her üç kitaptan çeşitli parçalar Elli Parça içinde yer almıştı. Bunların yayımlanmasıyla birlikte Elli Parça içinde verilmiş dört kitabın sözünü tutmuş olacağım. Sıra diğerlerinde.
Tabii bir de şu var: Her zaman olduğu gibi gene bir sürpriz yapabilir, kendimi bile şaşırtabilirim."
***
Bu kısık ateşte tutulan ama yoğun tempolu çalışma ilk ürününü verdi. Kağıt Taş Kumaş'ı nihayet yayınevine teslim ettim. 2007'nin ilk kitabı olarak mart ayı içinde yayımlanacağını sanıyorum. Bu kitap, varlığını 2002 yılında Danimarka'da bir tiyatronun ortak projesi nedeniyle yazdığım Sayfadaki Gibi'ye borçludur. Bir başına, yalnız kaldığını düşündüğüm bu kısa oyunu sonradan üçlemeye karar verdim: Taşın Gölgesinde ile Hazır Giyim böyle ortaya çıktılar.
Genelde yazdıklarıma isim bulmakta pek güçlük çekmem. Ayrıca bu konudaki yeteneğimin genel kabul gördüğünü bildiğimi söylemek, burnu büyüklük sayılmaz umarım. Ama bu kez, son güne kadar kıvranarak adını aradığım Hazır Giyim beni epey zorladı.
Şiirsel, çokanlamlı bir ad koymaktan kaçınıyordum. Böyle bir tonun, bu serin malzemeyle örtüşmediğini düşünüyordum. Gösterişli bir addan çok, sakin, yalın, ama çağrışım tetikleyen kapsayıcı, kuşatıcı bir ad arıyordum. Bizim için önceden hazırlanmış giysilerle, kendimizi içinde bulduğumuz kimlikler arasındaki ilişkiyi, tarihten günümüze süzülen giysi politikaları çerçevesinde ele alan bu oyuna, Hazır Giyim adının yakıştığını düşünüyorum. Bir çoğaltma tekniği olarak günümüzün "konfeksiyon" kavramına göndermede bulunmuş olmasının da başka bir vurgu getirdiği kanısındayım.
***
Gene bir tekrar pahasına da olsa, altını çizmek istediğim bir şey daha var. Çünkü bana hep böyle olur: Bir kitaba çalışırken yaptığım araştırmalar sırasında rasgeldiğim bir malzeme, ya da bu nedenle aklıma gelen ateşleyici bir fikir, bana yeni bir kitabın kapısını açar. Nitekim, Geyikler Lanetler'i yazdığım sıralarda, kesikbaş kültü üstüne yaptığım araştırmalar, beni -yazık ki, yıllardır yazılmayı bekleyen- Sahibin Yıldızı romanının fikrine ulaştırmıştı. (Bu romanın ilk bölümü, Murathan 95'in içinde yer almıştı.) Bu kez de öyle oldu, Taşın Gölgesinde'yi bitirip, Hazır Giyim'e başladığım sıralar, birdenbire İmgelerin Soyaçekimi adını verdiğim oyunun tohumları içime düştü. Bu sözlerim, benden ne zamandır ısrarla oyun bekleyen tiyatroseverler için biraz da... İçimdeki saat zamanını bekliyormuş demek.
Kendi yazdıklarım üzerinden, doğunun hafızasını, hayal gücümüzü biçimleyen kaynakları, imgelerin soyaçekimini konu edindiğim bu oyun, biçim olarak Kağıt Taş Kumaş'ta ardına düştüğüm yeni bir tiyatro grameri arayışının ve disiplinlerarası ilişkilerden beslenen yeni bir gösteri sentaksının iz sürdürücüsü olma niteliğinde.
Bu oyunla birlikte aynı zamanda bugüne kadarki doğu kaynaklı yazdıklarım üzerine yeniden düşünme olanağı bulacağım kanısındayım.
Oyun yazmaya başlamışken, şu Mutfak'ı da bitirsem artık, değil mi?
***
Bütün bu hummalı çalışmanın ortasında, arada bir soluklanır, havanızı değiştirmek ister, yazmakta olduğunuz diğer kitaplara, yazılara, şiirlere göz gezdirir, onlarla aşk tazelersiniz. Bazen hiç hesapta olmayan birkaç yeni şiir ansızın çıkageliverir; bana bugünlerde olduğu gibi. Örneğin, şu yoğunluğun ortasında ansızın, "Dağ sıraları" ve "Carmel" diye birer şiir yazdım. Sanırım "Dağ sıraları", kendi içinde çoğalıp zaman içinde bir bir sıralanarak, kendini bir sıradağa tamamlayacak...
2008 kitabı olacağını düşündüğüm Kadından Kentler kitabının bitmiş ve ard arda sıralanmış ilk dokuz öyküsünden alınmış çıkışları birkaç dostum okuyor şu aralar. Onların görüşleri ve eleştirileri doğrultusunda, hem kitabın gövdelenmesini, akış debisini yeniden gözden geçirmiş olacağım; hem de çoğunun malzemesi şimdiden çatılmış kitabın sonraki öyküleri için, bana söylenenlerin ışığında yeni dikkatler geliştireceğim.
Bana bu ayın armağanlarından biri, birdenbire çıkıp geliveren bu kitabın onuncu öyküsü oldu. Hep söylediğim gibi, benim için öykü kitapları da, tıpkı bir roman gibi, kendi içinde mimari bir bütünlük taşır, taşımalıdır. Bu onuncu öykü, kitabın tamamını bütünleyecek olan son öyküyle kendi arasında sağlam bir bağlantı hattı kurarak, kitabı ortasından ikiye katlayan yeni bir boyut kazandırdı.
Her biri başka bir kentte geçse de, hepsinde birbirinden farklı olaylar, durumlar yer alsa da, hepsinde kendini tekrar eden bir fikrin, ortak bir izleğin ve benzer motiflerin çevresinde gelişen öykülerden oluşan bir kitaba, renk ve çeşitlilik kazandırmak kolay değildir. Böyle bir kitap yazmayı seçtiğiniz anda, kendinize de meydan okumuş olursunuz. Bu onuncu öyküyle birlikte kitap, bence yeni bir renk ve çağrışım hattı kazanmış oldu.
Yazdıklarınızı bekletmenin, demlendirmenin, sabretmenin; kendi içinizde derinleşmenin ve yazdıklarınıza bilinçdışınızda kendi başına bir alan, bir hacim kazandıracak zamanı tanımanın yararları, diyebiliriz buna.
"Aklıma geldi" dediğimiz şeylerin çoğunu, aslında aklımız kendi kendine yapar. Bizde başlayıp bizde biten saklı bir süreçtir bu. Aklımızı diri tutmaya, içimizdeki zamanla dışımızdaki zamanı buluşturmaya bakar.
***
Bu ay aslında Almanya gezisi sırasında yaptığım konuşmalar bağlamında, iki dünyanın kültürel karşılaşmalarından ve hafıza farklarından söz etmek istiyordum, ama düşündükçe hepsinin birer kuşatıcı yazıya dökülmeye doğru derinleşerek yol aldığını gördüm. İlk fırsatta onlara hak ettikleri zamanı tanıyarak yazıya dökmeye çalışacağım.
Geçen hafta garajistanbul'un tanıtım kampanyası için fotoğraf sanatçısı Fethi İzan'ın stüdyosunda hınzırlık içeren fotoğraf çekimleri yapıldı. Sitenin konuyla ilgili haberinde kullanılan bu fotoğrafa ben, "Bu araba garaja gider" adını taktım.
Siz de gelir misiniz? Beklerim.
Ocak 2007
