Meraklar, sorular, sözler
Hem "Aylık yazı"nın gecikmesine yönelik olarak, hem de sitenin gereken hızda ve yoğunlukta ilerlemediğine ilişkin haklı yakınmalar geliyor. Bu durumun ortaya çıkmasında, başta benim yoğun çalışma tempom olmak üzere, sayılabilecek birçok etken var. Yakında sitenin yönetim panelinin el değiştireceğini ve yeni yüklemeler yapılacağını söyleyebilirim. Bu yeni süreçle birlikte, ben de en az sizler kadar işleyişin hızlanacağını umuyorum.
Başlıktan da anlaşılacağı gibi, birikmiş sorulara ve artan meraklara yönelik bir yazı olacak bu.
Israrlı soruların ilkini yanıtlayayım: Önemli engeller çıkmazsa, 2007 içinde yayımlanabileceğine kesin gözüyle baktığım üç kitap üzerinde yoğunlaşmış durumdayım: Kâğıt, taş, kumaş, Kullanılmış Biletler, Yedi Kapılı Kırk Oda.
İlki, üç oyundan oluşan bir oyun kitabı. İkincisi, yıllardır sinema üzerine yazdığım birçok deneme ve eleştiri yazısını içeren hacimli bir kitap. Üçüncüsü ise, adından da anlaşılacağı gibi, hem yedi öyküden oluşan, hem Kırk Oda ve Üç Aynalı Kırk Oda'nın izini süren bir öykü kitabı.
En azından bir önceki "aylık yazı"dan adları bilinen bu üç kitap, Elli Parça içinde gelecek sözü verilmiş kitaplardır.
Kurduğum sayaç akıyor.
***
Bu sıralar, Kağıt, taş, kumaş'ın ikinci halkası olan Taşın gölgesinde oyununun üzerinden son bir kez daha geçtim ve yararını bir kez daha somut olarak gördüğüm şu yöntemi, yazan, yazmak isteyen, bana bu konuya ilişkin sorular soran genç arkadaşlarla paylaşma gereği duyuyorum: Bir metin bittikten sonra, mutlaka kaldırıp bir kenara koyun, yüzüne hiç bakmayın; metnin ikliminin dışına çıkana, ayrıntılarını unutana, sizin için yabancılaşana kadar zamana bırakın; bir süre sonra tarafsız bir kalple elinize alıp, yenilenmiş gözlerle okuduğunuzda, gördüklerinize güvenin: Yazdığınız metin budur.
Ben de Taşın gölgesinde'yi yeniden okuduğumda, elbette küçük dokunuşlar, kimi düzeltmeler; bazı yerlere yoğunluk kazandırmak amacıyla, kimi eklemeler yaptım. Metni okuttuğum arkadaşlarımın izlenimleri doğrultusunda sağlamlaştırma gereği duyduğum birkaç ufak şeyle dolgu sıkılaştırdım. Ki, bunlardan bir tanesi, seyirciye açıklamakta yetersiz kalan bir sahneye berraklık kazandırmak bakımından önemliydi. Dahası, finale yeni ve güçlü bir unsur daha ekledim ki, bu, benim yazarlığımın, metnin çemberini, başladığı yerde düzlem atlatarak kapatmak tutumuma pek yakıştı.
Kitaplaşmadan önce elbet bir kez daha okunacaktır bu oyun, ama bir yazarın, öncelikle kendisine, "Tamam, bitti," diyebilmesi gerekir. Bir metnin bittiğini size kimse söyleyemez. Sizin demenizle de bitmez. Bunu, metnin kendisi söyler.
Onu duymasını bileceksiniz.
***
Kitaptaki oyunların, "kâğıt" ve "taş"tan sonra kumaş üzerine olan üçüncüsünün üzerinde yoğun olarak çalışmaktayım şu sıralar. İlk üç sahnesi tamamlandı; gerisini sürdürüyorum.
Üç oyundan oluşan bu kitabı, günümüzde oyun yazmak üzerine, benim oyun yazarlığımdaki duraklama üzerine, bu oyunlardaki yeni bir tiyatro grameri arayışım üzerine kısa bir önsözle açarak, bunların bendeki önemini vurgulamak istiyorum. Kurmaca türü kitaplarımın hiçbirinde "önsöz" olmadığı düşünülecek olursa, duyduğum bu vurgu yapma gereği daha iyi anlaşılır sanıyorum.
Bu arada, bu sitenin takipçilerini öncelikli bir bilgiyle ödüllendirmek isterim: Henüz tamamlanmamış olan Kağıt, taş, kumaş'ın, 2008'de, üstelik önemli bir yabancı topluluk tarafından sahnelenme olanağı doğdu. Kesinleşmese bile, hayali hız veriyor.
İkinci haberim de kendimden, bu oyunlar için kapandığım yoğunluk, bana yeni bir oyunun kapılarını açtı. Zaten bende hep öyle olmuştur; kapandığım her metinden başka bir kapının ışığı süzülmeye başlamış, beni kendine ve yeni bir işin içine çekmiştir. Hadi adını da söyleyeyim: İmgelerin Soyaçekimi. Doğunun hafızasını konu edinen bir oyun olacak bu. Bu kez sahne aracılığıyla resim yapmayı deniyorum. Dört anlatıcım yola çıktı bile. Geyikler Lanetler boyutlarında bir oyun olacağını sanıyorum.
***
Oyun yazarken, metin kurarken, tiyatro sanatı üzerine yeniden düşünürken, insan ister istemez tiyatro kitaplarına döner. Bilgi tazelemek, belleği havalandırmak, kendini ve dünyayı gözden geçirmek gerekir. Bu nedenlerle şu sıralar el attığım kitaplar arasında, Peter Brook'un, Metin Balay'ın çevirisiyle, Yapı Kredi Yayınları arasında çıkan Açık Kapı'sını özellikle anmak isterim.
Tiyatro, ilgi alanınız değilse bile, bu kitabı mutlaka okuyun! Uğraşı ne olursa olsun, seksen yaşında birinin, yaşadıklarını, deneyimlerini, biriktirdiklerini damıtmadaki ustalığına, anlatım berraklığına, görme duruluğuna şaşmamak elde değil. Peter Brook'un söyledikleri, hem tiyatro ve sanat üstüne bir derinlik, bir ufuk kazandırıyor okuyana, hem de insanlara kendi alanlarına taşıyabilecekleri yaklaşım ölçütleri ve hayat bilgisi sunuyor.
Okuyanlar bilir, Bir Kutu Daha adlı kitabımda, "Balthus'un Anılar'ı Nedeniyle" başlığını taşıyan bir deneme vardır. Brook'un bu kitabı, belki de deneyimlerini ve ustalaşma süreçlerini, ciddi bir anlatı zenginliğine dönüştürmedeki benzerlikleri nedeniyle bana Balthus'un kitabını çağrıştırdı. Her ikisinde de deneyim zenginliği, yaşlılığın bilgeliği, duru, süzülmüş bir anlatımla, güç elde edilir bir berraklıkla cisimleşiyor. Yalnızca resim, tiyatro, sanat konusunda değil, hayat hakkında da derin ve sağlam sözler taşıyan söz konusu bu kitapların arka arkaya okunmasını salık veririm.
Gençleşeceksiniz.
***
Meraklıları soruyor: "Bu yazılar nereye bağlanacaklar?" diye.
Bir süredir, "Altyazı" ve "Milliyet Sanat" dergilerinde yayımlanan "melodram" üzerine yazılar, Kullanılmış Biletler kitabının, "melodram"ı bir tür olarak konu alan "Kadife Perde" başlıklı bölümünü oluşturuyor. Genellikle, benim gazete ve dergilerde yayımlanan yazılarım, gündem takibiyle kaleme alınmış yazılar olmayıp, o sıralar oluşturmakta olduğum kitapların parçalarıdır; onlar, kendi gündemlerini izlerler.
Nitekim geçtiğimiz aylarda "Birgün" gazetesinin pazar ekinde yayımlanan "Bronz Tanrıça" başlıklı yazı da, bu çeşit kendi gündemini izleyen yazılarımdan biriydi. İleride yer alacağı kitabın içinden sesleniyordu. Aynı izlek ve yaklaşımla Amerikalı şair Langston Hughes'u konu edinen bir diğer "akraba" yazıyı da, okur katında süreklilik göstermesi bakımından, gene "Birgün" gazetesine vereceğimi belirtmek isterim.
Gazete yazıları nedeniyle değinmek istediğim bir diğer konu da şu: Kimi okurlar, dergilerde yayımlanan yazılara, şiirlere ilişkin haberlere yer verilirken, gazetelerdeki yazı ve söyleşilerden söz edilmemesi konusunda haklı bir eleştiri getiriyor. Bundan böyle, bunlara ilişkin haberlerin de sitede yer alacağını belirtelim.
***
Yakından izleyenler bildiği gibi, uzun süredir dergilerde şiirlerimle görünmüyordum. Birdenbire ard arda "Mühür", "Gösteri", "Sözcükler" dergisinde yayımlanan şiirlere şaşırdıklarını belirtenler için, şunları söyleyebilirim: Ben, edebiyatın, dergi geleneğiyle iç içe geliştiği bir kuşağın edebiyatçısıyım. Dergiler, bizim ilk heyecanlarımızdı. Onlar bize, toyluk zamanlarımızdan başlayarak, kitaba giden yolu açmışlardır. Dolayısıyla, edebiyat, kültür-sanat dergileriyle aramızda her şeyden önce bir "gönül bağı" vardır. Ne ki, yakın bir tarihe kadar olan şuydu: Dergilerde yayımlanan şiirler, hemen o yıl çoğu izinsiz olarak ve ehil olmayan eller tarafından hazırlanan özensiz antolojilerde, içinde yer almak isteyip istemediğimiz bile sorulmaksızın kullanılıyor; maddi ve manevi haklarımız gaspediliyordu. Yazdığımız her şiir, emeksiz kotarılmış işlerle kolay ticaret yapan kirli iştahların yağmasına uğruyordu. Yasal kazanımlar sonucu, şimdilerde, "eser sahibinin" kendi yapıtı üzerindeki maddi, daha önemlisi "manevi" hakkı tanınmış oldu; telif uygulamaları yürürlüğe girerek bunu izne bağladı. Bundan böyle, kimlerle birlikte "hatıra fotoğrafı" çektirmek isteyecekleri, kimlerle yan yana anılmak isteyecekleri şairlerin, yazarların kendisine sorulacak. En azından kimin, hangi amaç, nasıl bir emek ve birikimle hazırladığını bildiğiniz; adına ve edebiyat geçmişine saygı duyduğunuz kişilerin seçkilerinde yer almak hakkınızı kullanmış olacaksınız. Bir talan toplumu için az kazanım değil bu.
Dergilerden uzak durmak isteyişimde ikinci bir etken de, internetle ilgilidir. İnternette bir dolu site, son derece özensiz bir biçimde gelişigüzel şiirler yayımlamaktadır bugün. Öncelikle şunu söyleyeyim: Ben, şiirin internetten okunacağına inananlardan değilim. Şiir kitaptan okunur; kendi bütünlüğü içinde, dizilişiyle, noktalamasıyla; dize aralarında ya da sayfa kenarlarında, altta ya da üstte bırakılan tasarlanmış boşluklarıyla; hatta kitap içindeki yeriyle, bir önceyi, bir sonrayı hesaplayan sıralama mantığıyla birlikte okunur. Şiirimi, internetten okuyup da, kalbini kazanacağım okur eksik kalsın, istemem!
Bu siteleri hazırlayan kişilerin çoğu, benim gibi, bir şiirde, azıcık içerden başlayan ikinci dizenin, birinci dizesinin hangi harfinin altına gelmesini bile bir hesaba ve mantığa bağlayan, buna karar vermek için bile, geceler boyu emek, zaman, dikkat harcayan şairlerin, özenini, duyarlılığını hiçe sayarak rastgele diziveriyor; sizin küçük harf ya da büyük harf tercihlerinizi, noktalama dikkatlerinizi, gözettiğiniz yazım ilkelerinizi gözardı edebiliyor. Şiirde hangi bölümün yan sayfaya geçerek bir durak yaratacağı sayfa üzerinde belliyken ekranda sıkıştırılıp yok sayılıyor. Ya da benim birçok şiirimde olduğu gibi, anlam çoğaltması bakımından hem bir öncekine, hem bir sonrakine bağlandıkları için mutlaka birlikte okunması gereken dizeler, internette ekran dibine rastgeldiğinde, anlam seyrelmesine, takip bütünlüğü kaybına uğruyor. Dahası, bu siteler, şiirleri internete aktarırken, dize atlayabiliyor, bir sözcüğü yanlış yazabiliyor, sözcükler arasındaki amaçlanmış boşlukları kapatıyor ve bütün bu yapılanları. "şiir" uğruna yapılmış "hizmetler" sanabiliyorlar.
Örneğin, önümüzdeki yıllarda yayımlamayı düşündüğüm Aşk adlı kitabımda yer alacak olan, zamanında "Öküz" dergisinde yayımlanmış bulunan birkaç kısa, şiirsel metnimin, içinden seçilen iki paragraf, internetteki dolaşım sıklığı nedeniyle, artık sadece "o kadarıyla" biliniyor. Bu "parçalanmış" metinler, bugün o iki paragrafın öncesi ve sonrasıyla bağlantılarından koparılmış olmanın yarattığı boşluk içinde yüzüyor internet dünyasında. Tek kusurları, zamanında bir dergide yayımlanmış olmaları.
Sevdiğiniz ya da sevdiğinizi sandığınız ya da sevmesini bilmediğiniz bir şaire, yazara zarar vermenin, çeşitli yolları vardır ve unutmamalıdır ki, her zaman cehalet, iyiniyetten daha güçlüdür.
Bir şair, dergilere şiirlerini verirken kimi ölçütler gözetir. Kimi şiirler arasında izlek bütünlüğü, ses ortaklığı, kurulan yapı ve söylem özellikleri bakımından kurulabilecek özel akrabalıklar vardır. Örneğin, "Gösteri" dergisinde yayımlanan şiirlerimle, "Sözcükler"de yayımlanan şiirlere bakılacak olursa, hemen görülür ki, her birindeki şiir öbeği, kendi içinde bir tür akrabalık ilişkisi oluşturmuşken, ötekiyle arasında en azından "kitap farkı" durur. Şair, onların birlikte okunmasından ortaya çıkacak olan ortak sese, üst cümleye ve söyleme; beraberliklerinden kurulan atmosferde iz sürdüğü temel izleklere dikkat çekmek istemiştir. Onları kitap yapmak için bir araya getirirken, nasıl kullandığı kimi ölçütler varsa, dergilerde yayımlarken de kullandığı bunun gibi ölçütleri vardır. Ve bazen şiirler, yalnızca tek başlarına değil, yanındaki, üstündeki, altındaki şiirin ruhundan ve sesinden aldığı yardımla da bir üst ses, bir üst söylem oluşturur; izleğini, derdini cisimleştirir.
İnternet sitelerindeyse bugün, her şiirin bir diğerinin enkazı altında kaldığı tam bir yığışma hali var. İnsanlar orada şiir okumuyor, "okkalı laf" arıyor, "özlü ve güzel sözler" devşiriyor, "mısra avcılığı" yapıyor.
***
Bu ay "Birikim" dergisinde yayımlanan yazım nedeniyle sıkça sorulan sorulardan biri de, "Birikim"de yazmayı sürdürüp sürdürmeyeceğim...
Murathan'95'te yayımlanan "Devrimci Olmak Üzerine" yazımın öyküsünü bilenler, "Birikim" dergisinin benim ilk gözağrım olduğunu da bilirler. Yola çıktığım ilk önemli duraklardandır. Son sayısında yayımlanan "Yüzleşme Korkusu" başlıklı yazım, Son Bir Kutu Daha adlı deneme kitabımın sanırım ilk yazısı olacak. Bu yazıyı izleyen diğer yazıların bir bölümünü gene "Birikim"e vermeyi düşündüğümün şimdiden bilinmesini isterim.
***
Geçen ayki yazımda sözünü ettiğim Kadından Kentler kitabı üzerine ilişkin sorulan sorular bağlamında şunu söyleyebilirim: Önümüzdeki ay yayım dünyasına atılacak olan Semih Gümüş yönetimindeki "Notos" dergisinin ilk sayısına verdiğim "Samsun sigarası, tütün balyaları, Tamaron" adlı öykü dışında, bu kitapta yer alan öyküleri, dergilerde yayımlatmayı düşünmüyor, tümünün birden okur karşısına çıkmasını amaçlıyorum.
***
Bu arada Istanbul Belediyesi'nin hazırladığı bir tür "Istanbul Rehberi" sayılabilecek bir kitap için "Istanbul Şarkıları" başlıklı bir yazı yazdım. Herkesin yazılarında ayrı bir yönüyle ele aldığı Istanbul'u, ben şarkılarıyla andım. Yazının girişi şöyle:
"Istanbul şarkıları dendiğinde, önümüzde öyle uçsuz bir atlas açılır ki, karşısında bir tür baş dönmesine kapılmamak mümkün değildir. Bu durum, yalnızca Istanbul'a ilişkin şarkı ve türkülerin sayıca çok oluşlarıyla açıklanamaz. Aynı zamanda çocukluğumuzdan, yeniyetmeliğimizden başlayarak, hayatımızın çeşitli ve önemli anlarına eşlik eden, geçmişimizin bir parçası olmuş bu şarkıların, bize hatırlattıklarının, uyandırdığı çağrışımların, içimizde yokladıklarının; imgelemimizi harekete geçiren, benliğimize neredeyse habersiz yerleşmiş gücünün de eseridir. Kimi zaman açık bir radyodan kulağımızda kalmış, kimi zaman gittiğimiz bir gazinoda söylenmiş, bir pazar günü bahçe sinemalarının birinde "fasıl heyeti" tarafından icra edilmiş; bazen bir düğünde birlikte el çırptığımız; kimini plaklardan, kimini filmlerden sevdiğimiz nice şarkı nedeniyle Istanbul, içinde yaşamayanların bile "nostalji" öznesi olmuştur."
İkinci olarak, Türk Sanat Müziği'nin büyük ve usta yorumcusu Mediha Demirkıran'ın kasım ayı içinde yayımlanacağı söylenen CD'si için, "Mediha Demirkıran'a Saygı" başlıklı bir kartonet yazısı yazdım. O yazının girişi de şöyle:
"Günümüzde gelişigüzel ve sorumsuzca kullanıldığı için tanım gücü taşıyan birçok sözcük anlam, kıymet ve itibar kaybına uğradı. Ucuz yakıştırmalarla tüketilen "sanatçı", "megastar", "duayen", "diva" gibi nitelendirme sözcükleri, ne yazık ki, bu sıfatların hak edildiği durumlarda kullanılma hakkını elimizden aldı. Bir toplumda elinizi her kaldırdığınızda, yüz tane "sanatçı"ya, elli tane "duayen"e çarpıyorsanız, bunların "hakiki"lerinden söz ederken, haliyle ne diyeceğinizi bilemiyorsunuz.
"Bu nedenle, Türkiye'nin gelmiş geçmiş en büyük seslerinden biri olan Mediha Demirkıran'ın, Türk Sanat Müziği'nin "diva"larından biri olduğunu söylediğimde, bu sözün gerçek anlamıyla ve değeriyle anlaşılmasını isterim.
"Bunca yıl adının ve sesinin gözlerden saklı kalmış olması; şimdiki kuşaklar tarafından tanınıp bilinmemesi, onun önemini, değerini azaltmaz. Bu, kendi kültürel mirasına sırtını dönerek, değerlerini ve hafızasını gündelik modaların hızına emanet eden toplumumuzun ayıbıdır."
Mediha Demirkıran'a bir kez de burada dikkat çekmek isterim.
Son zamanlarda yazdıklarımı böyle bir bir sayarak aslında şunu söylemeye çalışıyorum: Aylık yazıyı geciktirdiğim için bana sitem edenler, gördüğünüz gibi hiç boş durmadım.
***
Daha önce belirtildiği halde, şiirlerini, öykülerini okuyup değerlendirmem için, ısrarla bana göndermeyi sürdüren arkadaşlara bir kez daha seslenme gereği duyuyorum: Bu yoğun çalışma temposu içinde buna ayıracak bir zamanımın olmadığının artık anlaşılmış olmasını umuyorum. Aynı uyarı, kısa metinlerini, şiirlerini, sitenin "Konuk Defteri'nde yayımlanması amacıyla gönderenler için de geçerlidir. Görüldüğü gibi, sitenin o bölümü, yalnızca bir mesaj bırakma kutusudur.
Benimle kişisel olarak yazışmak amacıyla "mail" gönderen, mesaj bırakanların da aynı şekilde bilmesi gerekir ki: Her mesajı tek tek yanıtlamam, her gelen "mail"e yanıt vermem olanaksızdır. Bana ulaştırılanlar içinde, "gerekli gördüklerimi" belli bir sıralama içinde yanıtladığımı, benden yanıt alanlar zaten biliyorlardır.
Birçok üniversitede, benim şairliğim ya da yazarlığımla; şiirlerim, öykülerim, oyunlarımla ilgili çeşitli düzeylerde tez hazırlayan arkadaşlar olduğunu biliyorum. İlgileri, sevgileri; bana ayırmaya gönüllü oldukları zaman ve emek için elbette herkese gönülden teşekkür ederim. Ama benimle ya da konularıyla ilgili işlerine yarayacak ölçüde basında, dergilerde, kitaplarda; üniversite çalışmaları arasında yer almış çok sayıda söyleşi ve yazı bulunmaktadır. Yazık ki, arkadaşların bir bölümü, yeterli araştırmayı, arşiv taramasını yapmadan, üstelik zaten çoğu önceden çeşitli nedenlerle orada burada yanıtlanmış, hiçbir yeniliği olmayan sorularla, doğrudan bana ulaşmaya çalışmakta, daha doğrusu kendi işlerini "başkasına" yaptırmaya kalkışmaktadırlar. Biri üzerine tez yapmanın ilk koşulu, onun bütün yazdıklarını okumak; kendi söyledikleriyle, hakkında söylenenlere ilişkin kapsamlı bir araştırma yapmaktır.
Siteye ilişkin ilerideki amaçlarımızdan biri, benimle ilgili yazı ve söyleşilerin bir bölümünü buraya yükleyebilmek, meraklıların ve tez hazırlayanların bu anlamda işlerini kolaylaştırabilmektir.
Aynı biçimde oyunlarımdan seçtikleri parçalarla ya konservatuvara ya da oyuncu seçmelerine hazırlanan kimi arkadaşlar da, rollerin çözümlemesi için yazarından birebir yardım talebinde bulunmaktadırlar.
Yeni şiirler, öyküler, romanlar, anlatılar, oyunlar, yazılar yazabilmem için, kendime ayıracak daha fazla zamana ihtiyacım olduğunun, enerjimi ve dikkatlerimi tutumlu kullanmam gerektiğinin bilinmesinde bir kez daha yarar görüyorum.
Bir yazara sahip çıkmanın yollarından biri de, onun zamanına özen ve saygı göstermek değil midir?
Kasım 2006
